Bugün toplumun en büyük sorunlarından biri nedir diye sorsak, belki de iki kelime öne çıkar: yalnızlık ve dedikodu.
Birbirine bu kadar yakın yaşayan insanların birbirinden bu kadar uzaklaşması düşündürücü değil mi?
Aynı apartmanda oturuyoruz, aynı sokaktan geçiyoruz, aynı şehirde yaşıyoruz. Fakat çoğu zaman birbirimizin derdinden, sevincinden, ihtiyacından habersiziz.
Üstelik konuşuyoruz…
Ama çoğu zaman birbirimizle değil, birbirimiz hakkında konuşuyoruz.
İşte burada cemiyet hayatının önemi ortaya çıkıyor.
Cemiyet insanı olmak, kalabalıkların içinde bulunmak değildir. İnsanlarla gerçek bağ kurabilmektir. Bir dernekte, vakıfta, meslek kuruluşunda, sosyal oluşumda, mahallede veya ortak bir amaç etrafında bir araya gelmek; yalnızca vakit geçirmek değil, sorumluluk paylaşmaktır.
İnsan tek başına gelişemez.
Ailesinden öğrenir, okulda şekillenir, hayatın içinde sınanır. Fakat farklı insanlarla bir araya geldiğinde düşüncesini geliştirir, yanlışını görür, başkasını dinlemeyi öğrenir.
Çünkü cemiyet bize önemli bir şey öğretir:
“Ben” kadar “biz” de vardır.
Elbette bunun gerçekleşmesi için önce düşünce dünyamızda bir değişim gerekir. İnsan, sürekli başkasının hayatını konuşmak yerine kendi hayatına ve topluma ne kattığını sorgulamalıdır.
Dedikodu kolaydır.
Sorumluluk almak zordur.
Bir insanın arkasından konuşmak birkaç dakikadır; onun derdini dinlemek, elinden tutmak ve çözümün parçası olmak ise emek ister.
İşte toplumun ihtiyacı olan da budur.
Daha çok konuşan değil, daha çok dinleyen; daha çok eleştiren değil, daha çok katkı sunan; daha çok seyreden değil, gerektiğinde sorumluluk alan insanlar…
Cemiyetler bu açıdan önemli bir okul gibidir.
İnsan burada farklı fikirlerle karşılaşır. Herkesin kendisi gibi düşünmediğini görür. Eleştirmeyi öğrendiği kadar eleştirilmeyi de öğrenir. Bazen konuşur, bazen susar, bazen geri adım atar, bazen de doğru bildiğinin arkasında durur.
Bunların her biri insanı olgunlaştırır.
Kentli olmak da sadece bir şehirde yaşamak değildir.
Şehirle birlikte yaşamaktır.
Sokağının sorununa duyarlı olmak, komşusunun derdini fark etmek, ortak meselelerde söz söylemek, gerektiğinde elini taşın altına koymaktır.
Bugün teknoloji sayesinde birbirimize ulaşmak hiç olmadığı kadar kolay. Fakat birbirimizi gerçekten anlamak hâlâ insanın yüz yüze kurduğu ilişkilere bağlı.
Bir mesaj, bir beğeni, bir yorum insanı kısa süreliğine yakınlaştırabilir.
Ama bir gönül bağı kurmak başka bir şeydir.
O nedenle toplum olarak yalnızlıktan kurtulmanın yolu, sadece kalabalıklaşmak değildir.
Birbirimize yeniden yaklaşmaktır.
Dedikodunun yerine sohbeti,
ötekileştirmenin yerine anlayışı,
seyretmenin yerine sorumluluğu,
“bana ne” demenin yerine “ben ne yapabilirim?” sorusunu koyabilmektir.
Belki de ihtiyacımız olan yeni bir anlayış değil; unuttuğumuz bazı değerleri yeniden hatırlamaktır.
Çünkü güçlü toplum, birbirinin kusurunu arayan insanların değil; birbirinin yükünü hafifletmeye çalışan insanların toplumudur.
Ve unutmayalım:
İnsan kalabalıkta yalnız kalabilir.
Ama gerçek bir cemiyetin içinde yalnızlığını paylaşacak bir nefes mutlaka bulur.
Az söz, çok anlam.
Az dedikodu, çok dayanışma.
Az seyretmek, biraz daha çok sorumluluk…
Çünkü toplumun nefesi, birbirine gerçekten nefes olabilen insanlarla güçlenir.
Çocuklarımızın nefesi, yarının toplumunun nefesidir.
Kazım İLHAN
Sosyolog ve Aile Danışmanı

