Hiç düşündünüz mü?
Bir sabah uyandığımızda Türkiye'deki bütün fizik bölümlerinin kapandığını düşünün.
Ardından kimya bölümleri...
Sonra biyoloji...
Sonra matematik...
İlk gün hayatımızda hiçbir şey değişmeyebilir.
Elektrikler yine yanar.
Cep telefonlarımız çalışır.
Uçaklar kalkar.
Hastanelerde MR cihazları görüntü almaya devam eder.
Otomobiller yollardadır.
İnternet çalışır.
Uydular tepemizden geçer.
Hatta büyük olasılıkla çoğumuz eksikliklerini bile fark etmeyiz.
Peki on yıl sonra?
Yirmi yıl sonra?
Elli yıl sonra?
İşte asıl soru burada başlıyor:
Bir ülke temel bilimlerden vazgeçerse gerçekte neyinden vazgeçmiş olur?
Bugün dünyada olağanüstü şeyler oluyor.
İnsanlar atomun içindeki parçacıkları birbirleriyle çarpıştırıyor.
Kara deliklerin milyarlarca yıl önce oluşturduğu kütleçekim dalgalarını ölçüyor.
Milyarlarca yıl önce yola çıkmış ışığı yakalayarak evrenin geçmişine bakıyor.
Maddenin kuantum dünyasındaki davranışlarını kullanarak yeni teknolojiler geliştiriyor.
Yıldızlara enerji veren füzyon tepkimelerini Dünya'da kontrol altına almaya çalışıyor.
Bütün bunların arkasında dev mühendislik projeleri var.
Ama onların da altında başka bir şey yatıyor:
Temel bilim.
Fizik.
Kimya.
Biyoloji.
Matematik.
Çünkü mühendislik çoğu zaman doğanın yasalarını kullanarak bir şey inşa eder.
Ama önce o yasaların anlaşılması gerekir.
Michael Faraday 1831'de elektromanyetik indüksiyon üzerine çalışırken elinde bir cep telefonu yoktu.
Elektrikli otomobil de yoktu.
Modern elektrik şebekeleri de.
James Clerk Maxwell elektrik ve manyetizmayı aynı kuramsal yapı içinde birleştirirken Wi-Fi tasarlamıyordu.
Max Planck ve Albert Einstein kuantum fiziğinin temellerini atarken lazeri düşünmüyorlardı.
Atomun yapısını anlamaya çalışan bilim insanları MR cihazı üretmek için yola çıkmamışlardı.
Ama bugün kullandığımız teknolojik dünyanın önemli bir bölümü, bir zamanlar yalnızca"Doğa nasıl çalışıyor?" diye soran insanların açtığı yollardan geldi.
İşte temel bilimlerin garipliği burada.
Bugün sorduğunuz bir sorunun ne işe yarayacağını bugün bilemeyebilirsiniz.
Bazen cevabı elli yıl sonra ortaya çıkar.
Bazen yüz yıl sonra.
Bazen de o soru başka bir sorunun kapısını açar.
Peki biz?
Türkiye'de bir gence,
"Fizik okumak istiyorum."
dediğinde çevresinden gelen ilk sorulardan biri nedir?
Çoğu zaman:
"Mezun olunca ne olacaksın?"
Bu aslında son derece anlaşılır bir sorudur.
Bir genç geleceğini düşünmek zorundadır.
İş bulmak ister.
Geçimini sağlamak ister.
Güvenli bir hayat kurmak ister.
Ailesi de doğal olarak çocuğunun geleceğini düşünür.
Sorun bu sorunun sorulması değildir.
Sorun, bir toplumun bilimle ilişkisini yalnızca bu soruya indirgemeye başlamasıdır.
Çünkü o zaman başka soruları sormayı unuturuz:
Bu ülkenin fizikçiye ihtiyacı var mı?
Kimyacıya...
Biyoloğa...
Matematikçiye...
Daha önemlisi:
Bunları yetiştirmezsek geleceğin teknolojisini kim geliştirecek?
Burada ilginç bir durumla karşı karşıyayız.
Türkiye'de devlet kurumları da başarılı gençleri temel bilimlere yönlendirmek için özel destek programları yürütüyor.
Örneğin TÜBİTAK bugün üniversite sınavında belirli başarı düzeyine ulaşarak fizik, kimya, biyoloji, matematik, astronomi ve uzay bilimleri gibi alanlara yerleşen öğrencileri burslarla desteklemeye çalışıyor.
Demek ki temel bilimlerin stratejik önemi aslında biliniyor.
Ama o zaman daha zor bir soru ortaya çıkıyor:
Bir genci fizik okumaya yönlendirmek için neden ayrıca teşvik etmek zorunda kalıyoruz?
Belki asıl tartışmamız gereken soru budur.
Ben üniversitelerin bugünkü haline baktığımda bu soruyu özellikle önemsiyorum.
Çünkü mesele yalnız fizik bölümleri değildir.
Kimya...
Biyoloji...
Matematik...
Ve bu alanları gelecek kuşaklara öğretecek öğretmenlerin yetiştirildiği programlar...
Bir ülkenin bilimsel ekosistemi tek bir bölümden oluşmaz.
Bir zincirdir.
Çocuk merak eder.
Öğretmen o merakı besler.
Üniversite bilgiyi derinleştirir.
Araştırmacı yeni soru sorar.
Laboratuvar araştırır.
Mühendis o bilgiyi teknolojiye dönüştürür.
Sanayi üretir.
Toplum kullanır.
Bu zincirin herhangi bir halkasını zayıflattığınızda sonuç hemen ortaya çıkmayabilir.
Ama yıllar sonra çıkar.
Belki de temel bilimlerin en büyük talihsizliği budur.
Yokluklarının sonucu hemen görülmez.
Bir köprü çökerse görürüz.
Elektrik kesilirse fark ederiz.
Bir fabrika kapanırsa kaç kişinin işsiz kaldığını hesaplarız.
Ama bir fizik bölümünün yıllar boyunca nitelikli öğrenci çekememesinin sonucunu ertesi sabah göremeyiz.
Bir çocuğun merakının ortaokulda kaybolmasının ekonomik karşılığını hesaplayamayız.
İyi yetişmiş bir fizik öğretmeninin yetişmemesinin yirmi yıl sonra hangi öğrencinin bilim insanı olmasını engellediğini bilemeyiz.
Bilimde bazı kayıpların faturası yıllar sonra gelir.
Ve geldiğinde kaybettiğimiz zamanı satın alamayız.
Burada kendimize dürüstçe başka sorular da sormamız gerekiyor.
Gençler neden temel bilimlerden uzaklaşıyor?
Yalnızca ekonomik nedenlerle mi?
Üniversitelerimiz gençlere gerçekten araştırma yapabilecekleri bir gelecek gösterebiliyor mu?
Bir fizik öğrencisi daha birinci sınıfta kendisini bilimin heyecanının içinde hissediyor mu?
Yoksa fiziği hâlâ formüllerin ezberlendiği, sınavların geçildiği bir ders olarak mı öğretiyoruz?
Laboratuvarlarımız ne durumda?
Genç araştırmacılar geleceğe güvenle bakabiliyor mu?
Bilim insanının toplumdaki itibarı nedir?
Çocuklarımız büyürken karşılarına kaç bilim insanı rol model olarak çıkıyor?
Televizyonda, sosyal medyada, günlük konuşmalarımızda bilime ne kadar yer veriyoruz?
Belki de bütün sorumluluğu gençlerin üzerine bırakmak kolaycılık olur.
Belki gençler temel bilimlerden vazgeçmedi.
Belki biz onlara temel bilimleri seçmeye değecek bir gelecek gösteremedik.
Bir de daha derinde duran başka bir mesele var.
Bilim yalnızca laboratuvarda yapılan bir faaliyet değildir.
Aynı zamanda bir düşünme biçimidir.
Soru sorar.
Şüphe eder.
Kanıt ister.
"Bilmiyorum" diyebilme cesaretini gösterir.
Yanlışlanabileceğini kabul eder.
Yeni bir kanıt geldiğinde düşüncesini değiştirebilir.
Bu nedenle bir toplum temel bilimlerden uzaklaşırken yalnızca fizikçi veya kimyacı kaybetmez.
Bilimsel düşünme kültürünü de zayıflatma riski taşır.
Burada inançla bilimi karşı karşıya koymak zorunda da değiliz.
İnsanın anlam arayışı başka bir alandır; doğanın nasıl işlediğine ilişkin sınanabilir sorular başka.
Sorun, bu sınırların bulanıklaştığı yerde başlar.
Bir doğa olayını açıklarken ölçümün, gözlemin ve kanıtın yerine başka açıklama biçimlerini koymaya başladığımızda artık yalnızca bilim eğitimiyle ilgili bir sorun yaşamıyoruz demektir.
Toplumun gerçeklikle ilişki kurma biçimi değişmeye başlamıştır.
Dünyanın başka yerlerinde genç bilim insanları bugün karanlık maddenin ne olduğunu soruyor.
Evrenin neden hızlanarak genişlediğini anlamaya çalışıyor.
Kuantum bilgisayarları geliştiriyor.
Yeni malzemeler tasarlıyor.
Genleri inceliyor.
Füzyon enerjisini kontrol etmeye çalışıyor.
Başka gezegenlerde yaşam olup olmadığını araştırıyor.
Bunların hangisinin elli yıl sonra insanlığın hayatını değiştireceğini bilmiyoruz.
Ama bir şeyi biliyoruz:
O geleceği yalnızca teknoloji satın alarak kuramayız.
Bir ülke dünyanın en gelişmiş cihazlarını satın alabilir.
En güçlü bilgisayarları getirebilir.
En modern hastaneleri kurabilir.
En gelişmiş uçakları satın alabilir.
Ama bilgiyi sürekli başkalarından satın alıyorsa, o teknolojinin arkasındaki bilimi üretmiyorsa, bilimsel bağımsızlığından söz etmek giderek zorlaşır.
Çünkü teknoloji yalnızca bir ürün değildir.
Teknoloji, birikmiş bilginin görünür hale gelmiş biçimidir.
O halde yeniden soralım:
Bir ülke temel bilimlerden vazgeçebilir mi?
Elbette vazgeçebilir.
Fizik bölümlerini küçültebilir.
Laboratuvarlarını ihmal edebilir.
Genç araştırmacılarına yeterince gelecek sunmayabilir.
Çocuklarının merakını sınav sorularının arasına sıkıştırabilir.
Bilim insanını toplumun görünmez insanlarından biri haline getirebilir.
Bunların hepsini yapabilir.
Ve hayat bir süre daha devam eder.
Işıklar yine yanar.
Telefonlarımız yine çalışır.
Uçaklarımız yine kalkar.
Ama bir farkla:
Onları mümkün kılan bilginin üretildiği masalarda giderek daha az otururuz.
Başkalarının keşfettiğini öğreniriz.
Başkalarının geliştirdiğini satın alırız.
Başkalarının kurduğu geleceğe uyum sağlamaya çalışırız.
Belki de bu yüzden mesele kaç öğrencinin fizik bölümünü tercih ettiği meselesinden çok daha büyüktür.
Mesele bir ülkenin gelecekte nerede durmak istediğidir.
Bilgiyi kullananların arasında mı?
Bilgiyi satın alanların arasında mı?
Yoksabilgiyi üretenlerin arasında mı?
Hiç düşündünüz mü?
Belki bir ülkenin geleceğini anlamak için yalnızca bugün kaç fabrika kurduğuna, kaç yol yaptığına ya da ne kadar büyüdüğüne bakmamalıyız.
Bazen çok daha sessiz bir yere bakmalıyız:
Üniversitelerindeki fizik laboratuvarlarına...
Kimya laboratuvarlarına...
Biyoloji araştırmalarına...
Matematik bölümlerine...
Ve sınıfta öğretmenine,
"Peki ama neden?"
diye soran bir çocuğa.
Çünkü geleceğin bilimi belki de tam orada başlıyor.
Ve asıl mesele o çocuğun sorusuna cevap verebilmek değil.
O çocuğun soru sormaya devam etmesini sağlayabilmek.

