Ramazan ayı çoğu zaman ibadet boyutuyla ele alınsa da, psikolojik açıdan değerlendirildiğinde insanın dürtüleri, alışkanlıkları ve değerleriyle kurduğu ilişkiyi görünür kılan özel bir dönemdir. Günlük yaşamın hızına ve otomatikleşmiş davranış örüntülerine kısa süreli bir ara verilmesi, bireyin öz-denetim kapasitesini daha bilinçli biçimde kullanmasını gerektirir. Bu yönüyle Ramazan, yalnızca takvimsel bir ibadet zamanı değil; aynı zamanda davranışlarımızı ve tepkilerimizi yeniden gözden geçirme fırsatıdır.
Oruç yalnızca fizyolojik bir açlık deneyimi değildir; istemek ile ertelemek arasına bilinçli bir mesafe koyabilme becerisidir. Modern yaşam, anlık haz ve hızlı tüketim üzerine yapılandırılmıştır. Acıktığımızda yer, gerildiğimizde tepki verir, sıkıldığımızda hemen bir uyaran ararız. Ramazan ayı ise bu otomatik akışı kesintiye uğratır. Kişi, dürtüsünü fark eder fakat davranışı bilinçli olarak düzenler. Bu durum psikolojide öz-denetim ve duygu düzenleme becerileriyle ilişkilidir.
Öz-denetim yalnızca yeme içme davranışını değil; öfke kontrolünü, dil kullanımını, sabırsızlıkla baş etmeyi ve sınır koyabilmeyi de kapsar. Gün içinde “oruçluyum” diyerek geri çekilen bir dil, aslında dürtü ile davranış arasına yerleştirilen bilinçli bir frendir. Bu pratik, bireyin yalnızca bedensel değil, duygusal tepkilerini de düzenleyebilme kapasitesini güçlendirebilir. Ancak burada belirleyici olan, bu sürecin farkındalıkla yaşanmasıdır. Açlık tek başına dönüştürücü değildir; anlamla bütünleştiğinde düzenleyici bir işlev kazanır.
Bununla birlikte sürecin herkes için aynı şekilde ilerlemediği de göz önünde bulundurulmalıdır. Uyku düzeninin değişmesi, metabolik dalgalanmalar ve günlük yaşamın sorumluluklarının devam etmesi, bazı bireylerde irritabilite, dikkat azalması ve duygusal hassasiyet artışına neden olabilir. Bu durum ruhsal bir yetersizlik değil, biyopsikososyal dengenin doğal sonucudur. Psikolojik sağlamlık; zorlanmanın hiç yaşanmaması değil, zorlanma karşısında regülasyon becerisinin sürdürülebilmesidir.
Ramazan aynı zamanda toplumsal bir deneyimdir. Ortak iftar sofraları, yardımlaşma pratikleri ve kolektif ibadet atmosferi; bireyler arası bağı güçlendirir. Sosyal destek sistemlerinin güçlü olması ruh sağlığı açısından koruyucu bir faktördür. İnsan, ait olduğu bir topluluğun parçası olduğunu hissettiğinde daha dengeli ve daha dayanıklı olur. Açlık deneyimi ise empatik farkındalığı artırabilir; bireyin yalnızca kendi ihtiyaçlarına değil, başkalarının koşullarına da duyarlı hale gelmesine katkı sağlayabilir. Bu yönüyle Ramazan, bireysel disiplin ile toplumsal sorumluluk arasında bir köprü kurar.
Ramazan ayı doğrudan bir mutluluk artışı vaat eden bir dönem değildir; ancak bireyin öz-denetim, anlam üretme ve sosyal bağ kurma kapasitesini yeniden düzenleyebileceği önemli bir zaman dilimidir. Bu ayın; bireysel olarak daha dengeli, daha bilinçli ve daha merhametli olmamıza; toplumsal olarak ise dayanışmanın, empati ve sağduyunun güçlenmesine vesile olmasını diliyorum. Ramazan’ın hepimize içsel bir farkındalık ve ortak bir iyileşme alanı açmasını temenni ediyorum.

