Son dönemde çocukların şiddet içeren davranışlara karışması ve suça sürüklenmesi, artık yalnızca münferit olaylar olarak ele alınamayacak bir boyuta ulaşmıştır. Bu tablo karşısında çoğu zaman çocuklar merkeze alınmakta; fail, mağdur ve suç kavramları etrafında hızlı yargılar üretilmektedir. Ancak çocukların yetiştiği aile ortamı ve içinde bulundukları hukuki–toplumsal yapı yeterince sorgulanmadan yapılan her değerlendirme eksik kalmaktadır. Çünkü çocuk, tek başına bir fail değil; içinde büyüdüğü sistemlerin ortak ürünüdür.
Çocuklar suça bir anda yönelmez. İhmal edilen, sınırla karşılaşmayan, davranışlarının sonuçlarını tutarlı biçimde deneyimlemeyen çocuklar; zamanla öfkeyi bir ifade dili olarak öğrenir. Bu dil, çoğu zaman aile içinde şekillenir. Ailede duyguların konuşulamadığı, sınırların belirsiz olduğu ya da sorumluluğun sürekli ertelendiği ortamlarda çocuk, neyin doğru neyin yanlış olduğunu içselleştirmekte zorlanır.
Aile, çocuğun ilk sınırla tanıştığı yerdir. “Dur” demeyi öğrenemeyen bir çocuk, toplumsal sınırları da tanımakta güçlük çeker. Sevgi ile sınır arasındaki denge kurulamadığında çocuk ya tamamen kontrolsüz bırakılır ya da yalnızca cezayla karşılaşır. Oysa psikolojik açıdan en koruyucu yaklaşım; sevgiyle birlikte sunulan, net ve tutarlı sınırlardır.
Günümüzde birçok aile, sınır koymayı baskı ile karıştırmakta; bu nedenle ya aşırı denetleyici ya da tamamen geri çekilen bir tutum sergileyebilmektedir. Çocuğun ne izlediği, kimlerle zaman geçirdiği, okulda neler yaşadığı ve davranışlarına nasıl karşılık verildiği; ebeveynliğin temel sorumluluk alanlarıdır. Bu alanlar ihmal edildiğinde çocuk, yönünü dış faktörlere göre belirlemeye başlar.
Ailenin geri çekildiği yerde boşluğu çoğu zaman akran grupları, dijital içerikler ve şiddeti normalleştiren modeller doldurur. Çocuk, ait olma ihtiyacını bu alanlarda karşılamaya çalışır. Ancak bu aidiyet, çoğu zaman sağlıklı sınırlar içermez. Böylece öfke, güç gösterisi ve saldırganlık; kabul görmenin bir yolu hâline gelebilir.
Bu noktada yalnızca aile değil, hukuk ve ceza sistemi de önemlidir. Çocuklar açısından sınırların yalnızca aile içinde değil, toplumsal düzeyde de tutarlı biçimde hissedilmesi gerekir. Ancak mevcut uygulamalarda, çocuklara yönelik suçlarda ve suça sürüklenme süreçlerinde net, hızlı ve onarıcı bir çerçeve her zaman sağlanamamaktadır. Bu durum, hem çocuk hem toplum açısından belirsizlik yaratmaktadır.
Ceza sistemindeki gecikmeler, yaptırımların caydırıcılıktan uzak algılanması ya da uygulamadaki tutarsızlıklar; çocukların “sonuç” kavramını içselleştirmesini zorlaştırabilir. Çocuk için davranış ile sonuç arasındaki bağ net kurulmadığında, sınırlar soyutlaşır. Hukuk sistemi, yalnızca cezalandıran değil; aynı zamanda yönlendiren, onaran ve koruyan bir yapı sunamadığında bu boşluk derinleşir.
Bu nedenle sorulması gereken soru şudur:
Ailenin sınır koymakta zorlandığı, hukuki sistemin ise net bir çerçeve sunamadığı bir ortamda, çocuk hangi sınırı içselleştirecektir?
Elbette okul, sosyal hizmetler ve adli mekanizmalar önemli yapılardır. Ancak bu sistemler çoğu zaman önleyici değil, sonuçlarla ilgilidir. Asıl koruyucu etki; risklerin erken fark edilmesi, aile temelli desteklerin güçlendirilmesi ve çocuklara yönelik hukuki süreçlerin onarıcı bir anlayışla yürütülmesiyle mümkündür.
Peki ne yapılabilir?
Ailelerin suçlayıcı değil, sorumluluk alan bir tutum geliştirmesi gerekir. Çocuğun öfkesini bastırmak yerine, bu öfkenin neden ortaya çıktığını anlamak önemlidir. Net sınırlar, tutarlı kurallar ve davranışların doğal sonuçlarıyla yüzleşmesine izin verilmesi; çocuğun iç denetim geliştirmesini destekler.
Hukuk ve ceza sistemi açısından ise çocuklara yönelik süreçlerin daha hızlı, daha anlaşılır ve daha onarıcı biçimde yapılandırılması gereklidir. Çocuğu yalnızca cezayla değil; rehberlik, psikososyal destek ve aileyle birlikte ele alan yaklaşımlar, suça sürüklenme döngüsünü kırmada daha etkilidir.
Çocuklar suça bir anda yönelmez.Aile geri çekildiğinde, sınırlar belirsizleştiğinde ve hukuki çerçeve netlik sunamadığında bu süreç adım adım ilerler. Bu nedenle çocukların korunması, yalnızca bireysel müdahalelerle değil; aile, eğitim ve hukuk sistemlerinin birlikte sorumluluk almasıyla mümkündür.

